Now Playing Tracks

Geçmiş zaman olur ki…


Küçükken birkaç tane mesleği çok isterdim ve büyüyünce hep onlar gibi olmayı hayal ederdim. Pilotluk ve dalgıçlık bunlardan bazıları. Dalgıç olmak nasıl da cazibeli geliyordu bana. TV de çıkan tüm su altı belgesellerini izliyordum. Hatta bazen tarih, siyaset ve bilimsel araştırma belgesellerini bile izliyordum o derece yani. Bu nedenle çok geniş bir genel kültür sahibi oluvermiştim. Okul arkadaşlarımla hiç anlaşamıyor hep öğretmenlerle takılıyorduk. Sınav sorularını hazırlarken coğrafya öğretmenleri hep son halini bana göstererek sınav yaparlardı. O şekilde bir üne kavuşmuştum mahalle mektebinde. Siz hep inandığınız şeylerin arkasından koşun anlaştık mı ?

Pilot olmakta ikinci hayalimdi. Pilotlara çok özenirdim, Bakırköy de eski komşumuz Tayyareci Fethi amca bu olayda belkide en çok kendime örnek aldığım kişiydi. Yurtdışı uçuşlarından her geldiğinde bana küçük hediyeler getirir, boş zamanlarında bana hep hikayelerini anlatırdı. Birgün o kadar özenmişim ki ona, masanın üzerine çıkıp kendimi aşağı bıraktım ve havada olmanın nasıl bir duygu olduğunu öğrenirim diye düşündüm çocuk aklımla.
Tabii düşeceğim yere yumuşak yastık, döşek gibi bir şeyler koymayı akıl edemeyişime mi yanayım, kolumun üzerine düşüp aylarca alçı ile gezmeme mi yanayım yoksa düştüğüm mesafe çok kısa olduğu için havada olmak konusunda hiçbirşey anlayamamış olmakla beraber, kolumu boş yere kırdığıma mı yanayım?  Buda düşünülecek bir konuydu bence.
Siz siz olun, idealleriniz uğruna karşılaştığınız güçlüklerle hep mücadele edin, ama mantıklı şeyler yapmaya çalışın emi?

Çocukluk anıları demişken, bu dünyaya çocuk getirmek istemiyorum diyerek 36. Çocuğuna hamile kalan köydeki komşumuz Fikriye teyze geldi aklıma. Gerçekten de bu dünyaya çocuk getirmek istemiyordu ama her seferinde kazayla oldu diyerek 36 çocuk gibi hatırı sayılır bir ailenin dişi kuşuydu kendisi. Birazda kilolu tonton bir teyzemiz olduğu için Hamile kaldıgında ve doğum yaptıgında kimse bu durumu fark edemiyordu. Hamile olmadığı zamanlarda bile kocaman göbeği vardı zira. Siz hiçbir zaman hayatın planladığınız gibi gitmeyebileceği ihtimalini unutmayın, hep tedbirler alın olur mu ?

Bakmayın siz hayatın farklı renkleri bir arada barındırdığına. Özünde sadece siyah ve beyaz vardır. Bazen dünyamız aydınlanır bazen de kararır.
Sizler hep beyazlar içinde kalın olar mı. Şimdilik bu kadar, canım isterse birdaha yazarım. Hoşça kalın…

Sonbahar sendromu

Bu dünya işleri hiç bitmiyor farkında mısın ? Sürekli bir koşturmaca içerisindeyiz. Sabahları evden çıkarken servise yetişmek için hergün düzenli koşuyorum mesela. Ön ve arka bacak kaslarım epeyce bir gelişti. Geçenlerde koşturuken köpek kovaladı. Ama hergün düzenli koşmam nedeniyle idmanlıydım, yetişemedi bana. Vazgeçti zaten sonunda.

Geçenlerde 64. Cannes Film Festivali için Fransa ya gitmiştim.  Woody Allen kardeşim; çektiği yeni filmi Midnight İn Paris için gala gecesine çağırmıştı beni. Uçaktayken uzun uzun düşünme fırsatım oldu. İstanbul dan Fransa ya uçak 3,5 saatte gidiyor. Düşünmek için çook uzun bir süre. Ulan dedim, ben böyle birgün Fransa da birgün Kosta Rika dayım. İnsanlar yiyecek ekmek bulamıyor hemen durdurun uçağı diye bağırdım, inmek istiyorum ben dedim. O sırada 15000 Feet yükseklikte olmamızdan dolayı şaşırmış olacaklar ki yolcu ve hostesler acıyan gözlerle bana baktı. Sonra yanımdaki yaşlı adam cebinden sakinleştirici bir ilaç çıkarıp bana uzattı, Hey Man Vogue Je hapitame tu lejmano dedi. Al şunu iç canımızı sıkma, havada panik sendromu olmuşsun dedi. Bende haklısın dedim ve hapı içip uykuya daldım. Uyandığımda uçak bomboştu, uyandırmayı unutmuşlar beni. Allahtan Pilot inerken uçakta kalan var mı diye kontrol etti de beni öyle fark ettiler. Yoksa galaya geç kalacaktım.

Bu aralar hayatımdaki en önemli şeyin zaman olduğunu fark ettim. Evet, gerçekten çok değerliydi. Zamanımı boşa harcamamak için her fırsatı değerlendiriyorum. Servisteki uzun seyahatlerimde de bu sebepten mütevellit bir hobi edindim. Belgesel izliyorum Myphone telefonumla sürekli. Yalnız geçenlerde hipopotam belgeseli izlerken ağladığımı fark ettim. O hipopotamların kocaman bedenlerine göre küçücük, minnacık ayakları, o paytak paytak yürüyüşleri, o Afrika sıcağının altında şapkasız korunmasız geziyorlar falan, ayrıca fok balıkları çok yalnız, epeyce bi duygulandırdı beni. Galiba depresyondayım. Yoksa belgesel izlerken kim ağlar ki ?

Belgesel demişken; kendime yeni bir evcil hayvan almak istiyorum. En son kedim mukaddes tarafından terk edilince daha sadık bir hayvan beslemeye karar verdim. Timsahlar çok sadık oluyormuş. Bu nedenle kendime küçük bir timsah aldım, adını da Phi Phi koydum. Banyo küvetinin içinde beslemeye başladım. Bulunduğu yerin boyu kadar büyüyormuş biliyor musun? Sevgilim Katya bu duruma biraz bozuldu, geçenlerde yüzünü yıkarken minik Phi Phi üzerine atlayıp boynunu yalamış. Korkudan çığlık çığlığa dışarı atmış kendini. Halbuki oyun oynamak istiyor Phi Phi. Anlatamadım bir türlü Katya ya bunu. Ya ben ya Phi Phi dedi ve eşyalarını toplayıp Annesinin evine döndü. Yinede minik timsahımı bırakmayacağım ben.  Hayvanları sevmeyen insanları da sevemez, bu düşünceyle Katya ya Fuck Off dedim.

Bu aralar sıkıntılıyım, eskisi gibi değilim. Arada sırada olur bende böyle Med Cezirler. Neyse siz siz olun siz olmaktan ödün vermeyin.
Bi sevgilim yoksa kollarımda neyleyim köşkü sarayı, alayına isyan ulen ekibi…

Hilal’e mektup.

Hani bazı ülkelerin insanları vardır, o ülkede fenomen olmuşlardır, kitleleri peşinden sürüklerler, her söyledikleri olay olur, hep takip edilirler. Bazıları çok sevse de bazıları çok kıskanır onları, hep çamur atmak ister. Evet Hilal den bahsediyorum. Kendini panpişlerine adamış, sürekli onları düşünen ve her ruh halini, duygularını onlarla paylaşan birinden söz ediyorum. Topluma mal olmak böyle bir şey değil midir zaten. Onlarsız olamamak ve her yaptığını onlarla paylaşmak. Sen bu çizgini hiç bozma, hiç değişme anlaştık mı Hilal ?

Bazen bir yola çıkar insan, elleri bomboştur ama umut eden bir kalple çıkmıştır o yola. Yolda onu nelerin beklediğinden çok, nereye gitmek istediğini düşünüyordur. İçindeki umut o kadar güçlüdür ki onu hiçbirşey o yoldan geri döndüremez. Masmavi gözlerinin içinde kocaman bir ışık yayılıyordur etrafa aslında. Köylü güzeli diyerek çıktığın yolda çok sevdik biz seni be Hilal.

Sen panpişlerim dedikçe twitter yıkıldı. Sen güzelliğinden ve yaptıklarından bahsettikçe sesin bin oldu, on bin oldu, yüz bin oldu saçıldı etrafa. 
Arjantin için tango neyse, Şili nin Paskalya Adası nasıl ünlüyse, Porto Riko da salsa ne anlama geliyorsa, Küba için Havana purosu ne kadar değerliyse, İsviçre nin çikolatası nasıl tatlıysa, İtalya nın Venedik kenti nasıl romantikse, İsveç in Nobel Ödülleri ne kadar saygınsa, İspanya nın boğa güreşleri ne kadar sembol haline gelmişse, İskoçya nın gayda çalgısı ne kadar hoş ses veriyorsa, Belçika nın Brüksel lahanası ne kadar faydalıysa, Filipinlerin Narra ağacı ne kadar etkileyici ise, Fransa da Cannes Film Festivali nasıl yol gösteriyorsa işte sende Panpişlerin için o kadar değerlisin. Bunu hiç unutma olur mu Hilal ?

Yürüdüğn yolda panpişlerin seni hiç yalnız bırakmayacak, sağol Varol hep hayatımızda ol…

Serbest yazı

Yakın bir arkadaşım beni ABD deki çiftliğine davet etmişti geçen haftasonu, Virginia yakınlarında biryer. Orada otururken dertleşmeye başladık bir ara, bana dedi ki turis ömer ne yapıyorsun anlat bakalım, çok sinirlendim. Ben turist değilim, ben gezginim dedim. Turist biryere vardığında evine geri dönmeyi düşünür oysa bir gezgin hiç geri dönmeyebilir… Kalktım gittim daha fazla durmak istemedim orada. Bu aralar içimde hep yazı yazma isteği var, dedim ki bari bir senaryo yazayım pana filme satarım para kazanırım azcık, adını da büyükbabamın flamingo kuşları koydum. Tam günlerce haftalarca yazdım gecemi gündüzüme kattım bitirdim derken birde ne göreyim benzer bi film çıkmış piyasaya, penguenli falan bir şey. Dedim ki şimdi adama ayıp olur ben bu filmi verince kimse onun filmini izlemeyecek sonuçta emek vermiş o kadar, koskoca Jim carrey. Yırttım attım senaryoyu, ne yapalım benimde içimde nalet bir insan sevgisi var. Hayvaları hiç sevmem oysaki, ağzına birtane vurasım gelir, şapalağı yapıştırmak isterim oracıkta ama yapamam. Çünkü şiddete karşıyım. Küçükken bir yusufçuk tarafından sokulmuştum, oradan kaldı bu hayvan nefreti bende. Havalara ayak uyduramıyorum artık. Geçenlerde sabah serin oluyor, trençkotumu giyeyim dedim, içime bir şey giymeyi unuttuğumu fark edince önümü sıkı sıkı kapatıp gün boyu o şekilde dolaşmak zorunda kaldım. Aksiliğe bak ki anahtarı da evde unutmuşum çilingir çağırdım eve girebilmek için. Gün boyu hastayım üşüyorum modunda dolaştım ama hava da 27 dereceye kadar çıktı o gün. Ne şanssızmışım, hayat hep sürprizler yapıyor bana. İstanbul güzel şehir be, çıkayım dolaşayım her tarafını yeniden keşfedeyim dedim, Sultanahmet ten çemberlitaş a doğru yürüyordum önümü Kore li bir turist kafilesi kesti, 안녕하 세요 dediler bende merhaba dedim. Sonra gülümseyerek ellerini ceplerine attılar, bende adres kağıdı veya harita çıkaracaklarını sandım ama ne göreyim ceplerinden pıçak benzeri bir cisim çıkarıp beni kenara çektiler. Meğer kore mafyasıymış bunlar üzerimde ne var ne yoksa aldılar benden. Aldıkları sadece telefon ve para değildi, hayat umudumu da aldılar götürdüler. Bende en iyi arkadaşım mukaddesi de yanıma alarak döndüm minicik sıcacık evime , mutlu yuvama. Şimdilik bu kadar. Keyfim yok zaten. Sonra görüşmek ümidiynen…

Tugce ye mektup 2 =)

Dün akşam canım sıkıldı çıkayım da yazın son esintilerinin oldugu şu güzel havada azcık kendimle beraber yürüyüş yapayım dedim. Caddeye henüz çıkmıştım ki yanıma bir araba yanaştı ve abi parfüm istermisin orcinal dutyfriri den getiriyorum ben pilotum dedi o sırada baktım yanında bira şişeleri şıngırdıyor adama harbiden pilot olmuş. Sağol dedim ben temiz kokmaktan hoşlanmam beni ter kokumla baş başa bırak dedim. Öylece bakakaldı. Sen sakın ter kokusunun yerini başka bir kokunun alacağına inanma anlaştık mı Tuğçe.

Bu aralar bir türlü anlam veremediğim bir hareketlilik var arkadaş çevremde. Herkes fink atıyor ulan dedim acaba ben mi çok asosyal oldum bu aralar sonra biraz işin derinine indim ki meğer sürekli gezip mekanların yanından geçerken yer bildirimi yapmak içinmiş bu hareketlilik. Bende bozuntuya vermedim nede olsa Hoca Nasrettin o zamanlardan söylemiş, dostlar alışverişte görsün diye. Sen sakın kimsenin ayıbını yakalarsan yüzüne vurma olur mu Tuğçe. Vuracaksan da ağzının ortasına vur.

Biliyorum zor bir adamım, o kadar zorum ki odamda beslediğim fare bile artık bana tahammül edemiyor, eskiden gelir yediklerime ortak olurdu şimdi kafasını delikten çıkarıp beni görünce sinsice ağzını oynatıp (Muhtemelen sövüyor burada bana ) ben odadan çıkana kadar dışarı çıkmamayı tercih ediyor. O derece abarttı ki gecenlerde bana not yazmış odadan çıkınca haber ver diye. Kendimden tiksindim de fareye oda tuttum o ayrı odada ben ayrı odadayız artık. Sen sakın yanında olmak istemeyenleri zorla yanında tutma emi Tuğçe.

Çok sıkıntılıyım bu aralar çok, derdimi paylaşayım diyorum ama sonrada kimse beni anlamaz diyorum ve susuyorum. Ben en çok kendimle konuşurum biliyor musun ? Ama deli oldugumdan degil beni en iyi kendim anlarım o nedenle. Aslında çok akıllı da sayılmam ama bu durum beni aptal oldugumu da göstermez zaten çok zeki de değilim oysaki IQ seviyem orta düzeyde idi eskiden ama şimdi düzeyini hiç bilmiyorum zaten bilsem … Şey ben bi gidip elimi yüzümü yıkayayım. Hemen geliyorum.

Geçenlerde bi kızla asansöre bindik, bizim sitede. Tanımıyorum kızı. Asansör de büyük biraz. Baktım ışık sensörü bizi algılamadı. Işık sensörünün kendisini algılaması için mücadele vermeye başlayan yanımdaki kız, Anadolu Ateşi Dans Topluluğundan teklif almış… Sonradan öğrendim. Haketmişti ama baya çabaladı o gün.  Ayrıca bana da bir teklif geldi. Şirket bilgisayarından Youtube yi açabilmek için o kadar çaba gösterdim ki BTYM den transfer teklifi geldi bana. Son olarak ‘Fırsat Buldukça Facebook a girenler Grubu’ en aktif grup haline geldikleri için bunun utancını yaşıyorlarmış. Arkadaşım söyledi.
Özetle sen sakın çizgini bozma ama çizgin kalın olsun, bir kalıba hapsetme kendini. Olur mu Tuğçe.

Seni seviyoruz ama sen olduğun için değil, sevilecek daha iyi biri gelene kadar seni seveceğimiz için. Ciao, See U, Hasta la Vista, Adios, Sayanora, Görüşürüz kendine cici bakkkk deeeerrrrmişimm.

Tugce ye ilk mektup =)

Binaların çatısına çıktığımızda yükseklere çıktığımız için içimiz bi garip olur hani. Yüksekteyizdir ya, aşağı baktığımızda orası da aşağısıdır. Yani aslında biz aşağıda değilizdir yükselmişizdir artık. İşte bu gibi durumlarda bolca fotoğraf çektir olur mu Tuğçe ? Fotoğraf demişken aklıma geldi, küçükken oynadığımız içinde resimler olan göz sinemaları vardı hani. Küçücük bir delikten içeri bakar içinde resimler gördüğümüz plastikten yapılmış ama merak uyandıran oyuncaklardan söz ediyorum. Hatırlamayan var mıdır acaba ? Neden merak ettim inan bilmiyorum. Kaçan çorabını polise şikayet edenler var, onları biraz olsun anlayabiliriz belki ama ben 18+ yazan filme girebilmek için 17 kişi daha bekleyenleri biliyorum. Onları hangi sıfata koymak lazım ? Hiç düşündün mü ? İnan ki bende düşünmedim. Sen hiç düşünmediğin cümleleri sarf etme sakın, anlaştık mı Tuğçe ? Lolipoplar vardı küçükken deliler gibi yediğimiz, küçücük masumane çocuklar için yapılmış şekerlerdi aslında. Şimdilerde iğrenç emellerine alet etmek için bu şekerin adını kullananları biliyorum. Bu kadar adaletsizce bir yaşamın ortasında kalıp hala temiz olmanın bedeli paha biçilemez farkında mısın ? Sen sakın bu tür insanlarla aynı havayı soluma emi Tuğçe ? Mevsimlerden sonbahar yaşanıyor. Ben her bahar geldiğinde garip duygular içinde olurum. O kadar garip olurum ki bazen ben bile kendimi tanıyamam. Hatta o kadar kendimi tanımam ki aynalara bakınca başkasını görürüm sonra da aynalara küserim. Yıllar yılı dost bildiklerim, o aynalar değil miydi oysa ki ? Şimdi neden bana düşman gibi bakıyorlardı. Sen sakın aynalara küsme olur mu Tuğçe ? Diyorum ki; Leyla ile Mecnun döneminde yaşamak isterdim. Zira bütün gerçek aşklar o dönemde yaşanmıştır. Sezar ile Kleopatra, Romeo ve Jülyet, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin… Napolyon’la Bonapart. Biz o dönemleri göremedik ama hala gerçek aşka inanıyoruz. Sen aşka olan inancını sakın kaybetme olur mu Tuğçe ? Yoğurdu üfleyerek yemek diye bir söz söylenirdi büyüklerimizden bize. Derdim öyle büyük ki Tuğçe hani dilim dilim doğrasalar beni Marmara ya, Ege, Akdeniz e hatta Karadeniz e, cacık olur diyorum. Sen sakın kendine haksızlık etme, şımart kendini anlaştık mı Tuğçe ? Sözlerime burada son verirken durgun ama derin olan olan yaklaşımına saygı ve sevgilerimi gönderiyorum. Tuğçe bizi diskoya götür ekibi.

Alıntı ve Sibel e mektup =)

Hayatım boyunca hiçbir zaman megoloman olmadım, lakin birde görünen gerçek var. Sibel realitesi var. Nasıl ki Tsunamiye karşı gelinmez, çığa karşı gelinmezse Sibel in önüne de kimse geçemez…

Fenomen olmak nasıl bir ruh halidir acaba. Fenomen olan insanlar hayata nasıl bakar ? İşe bunu araştırmakla koca bir ömür tükettim. Kah güldüm kah ağladım. Yaşadıklarımı yazsaydım kitap olurdu diyenler gördüm. Bu araştırma içinde senin gibi bir fenomenle tanışma fırsatım oldugu için çok şanslıyım. Sen insanlara her zaman şans verenlerden ol anlaştık mı Sibel.

Evet şans demişken, geçenlerde yeni aldıgım ceketimin üstüne müthiş cehaleti ve şerefsizliği sebebiyledir ki bir güvercin pisleyince koştum sayısal loto oynamaya. Loto kuponumu yatırırken çok heyecanlıydım zira inanmıştım bana çıkacağına. Sonra koşturmaca ile bayiden ayrıldıgımda ne göreyim, kuponu yere düşürmüşüm. O anda tarifi zor bir silsile ile vicdanım sızladı. Ya o kupon tutarsa dedim. Sonra da saçmalıyorum galiba diyerek ne işim olur şans oyunlarıyla tribime devam ettim. Sen inancını hiçbir zaman yitirme olur mu Sibel ?

Yoğurdu üfleyerek yemek diye bir söz biliyorum. Sen hiç Alman pastasının üstüne yoğurt dökerek yedin mi ? Neden aklıma geldi inan bilmiyorum.

Alman pastasının tadını da unuttuk artık. Çocukken deliler gibi yedigimiz, elimize yüzümüze kremasını bulaştırdıgımız o eşsiz mutluluk hissi veren pastadan söz ediyorum. Alman pastalarının, şambaba tatlısına tercih edilmesi gibi bizde seni tercih ettik Sibel, seni seçtik anlayacağın. Otel odasında bir delikten çıkan fındık faresi Walt Disney’in hayatını tamamen değiştirmişti unutma. Sende hayatını değiştirecek küçük detayları dikkatlice gözlemle, her zaman için bir gözün açık olsun emi Sibel.

Sözlerime burada son verirken Arada Bir Dilimiz Sürçer ise Affola Tutmasını Bilirizde de Kemiği Yok Bunun.

Eline, yüreğine, emeğine sağlık…


Sibel seni seviyoruz bizi diskoya götür ekibi…

Beyaz’dan alıntı ve uyarlama =)

Aziz dostum Bahar;

Senin canını dişine takıp gittigin Davutpaşa da etrafındaki insanlar arasında ayrı ayrı müteşekkil olmak kaydıyle arkandan gıybet eden bir camia var. Arkandan kah nasıl bir kahkaha atmaktır o yaa manyak mıdır nedir diyen, kah bu kadar da egoizm olmaz diyen çeşit çeşit insan var.
Arkandan çevrilen bu dolapları İlhan ve ben teesüfle izliyoruz kıymetlim, Böylelerini denk geldikçe sana ihbar etmeye devam edeceğiz.
Sırf bunun için bir haftadır eve gitmiyoruz. İlhan yıkanmayı bile bıraktı. İkimiz de işi gücü bıraktık bunu takip ediyoruz. Sen içini ferah tut aziz kardeşim.

Lakin benim bildiğim Bahar şu anda burada olmayışı sebebiyle kendini yiyip bitiriyor, Muazzam bir vicdani muhasebe içerisinde elem çekiyordur, öyle değil mi değerlimiz?
Şunu unutma ki senin çektigin bir acı bin olur düşer. Senden istirhamım şudur ki, bizleri burada unutma. Unutturma…

Kalender dostun Süder…

Bahar’a Mektup 4

Ellerin Gül kokardı, Sen diken satardın demiş şair. Elleri gül kokan birinin aslında diken satıyor olması ne kadar trajik bir durum değil mi Bahar ? Etrafında da yok mu gül kokan ama aslında diken satan insanlar. Sen hiçbir zaman niyetini insanlardan saklama, içten pazarlıklı olma anlaştık mı?

Sıcak bir yaz günü, Güneş alabildiğince ışıklandırırken atmosferi… İçine tarifsiz bir mutluluk dolar hani. Kışın gün ışığı az olduğu için ne kadar mutsuz ve içine kapanmaya meyilliyse insan, yazın da bir o kadar neşe dolu ve pozitiftir. Bazı insanlar da mevsimlere benzer. Bazıları içini ısıtır, yüzünü güldürürken bazıları da seni melankolik bir şekilde huzursuz ederler. Sen kimseyi huzursuz etme sakın. Hep içimizi ısıt olur mu Bahar ?

Göç etmek için doğanlar vardır birde. Ya göç edeceklerdir ya da ölecekler… Bazı göçlerin nedenlerini bilim adamları hala açıklayamaz. Doğanın bazı kanunları var. Doğa demişken, insanoğlu aslında doğa karşısında ne kadar da çaresizdir dikkat ettin mi hiç ? Ne depremin karşısında duracak bir teknolojisi, ne sel sularından korunacak bir gücü nede yanardağlardan fışkıran lavlara dayanacak bir durumu vardır. Evet, insan üstündür belki birçok canlıdan ama yinede ilahi gücün ve doğanın karşısında acizdir. Sen sakın kimseyi incitme, üzme… Ne kadar yükselsende ayağına kibir denilen o taşı bağlama sakın. Çünkü seni sadece aşağı çeker. Hep alçakgönüllü, hem mütevazi ol emi Bahar.

Kelimeler düğümleniyor bazen insanın boğazında, düğüm demişken gemici düğümü yapmayı biliyor musun Bahar ? Neden aklıma geldi inan bilmiyorum.

Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir. Bu sözün anlamı çok derindir, derinliğinde boğulma sakın. Sen hep sığ ol, hep bizim sevdiğimiz Bahar olarak kal tamam mı Bahar ?
Sevgicekle kal, emeğine, eline, yüzüne sağlık…

All my best Süder…

Bahar’a Mektup 2 =)

Havalar ne kadar ısındı, sıcaktan iyice bunaldık dikkat ettin mi sende. Dün arabam dışarının sıcaklığını 37 derece gösteriyordu. Klima açtım ama fayda etmedi. Camdan içeri giren güneş ışınları, klimanın etkisini yok ediyordu sanki. Lastikler ses yapıyor, asfalttan dumanlar çıkıyordu. Tatilde olmak vardı be, inan içimden çok geçti ama sadece içimden geçip dışıma çıkabildi. Eyleme geçemiyordu bir türlü. Sen düşündüklerini eyleme geçirmeyi ihmal etme, erteleme sakın, kapiş mi Bahar ?

Bal arılarının iş birliği ne kadar örnek alınacak bir davranıştır farkında mısın Bahar. Hep beraber yaparlar bal kovanlarını, çomak sokan olursa da hep beraber karşı koyarlar. Yaptıkları balın tadına doyum olmaz. Belkide ona lezzet katan hep beraber yapmış olmalarının sonucudur, inan bilmiyorum.

Bal demişken, çocukken arap sabunları satılırdı beyaz şeffaf poşetlerin içinde. Bal gibi dururdu poşetin içindeyken. Annelerimiz alışveriş poşetinde onu da eve getirdiğinde bal zannederek gizlice birkaç kaşık yemeyen, yada altından bir delik açıp ağzına dayamayan var mıdır acaba ? O acı sabun tadını dilinde hissetmeyen? Neden merak ettim şimdi inan bilmiyorum.

Çanakkale domateslerinin şekli bozuktur. Büyük ama güzel olmayan bir görüntüsü vardır. Halbuki dünyanın en lezzetli domatesleri değil midir onlar ? Kestigin zaman buram buram kokusu yayılır etrafa, yedikçe seni büyüler lezzeti. Sen kimseyi görünüşüne göre yargılama olur mu Bahar ?

Sahi bugun yoldayken aklıma geldi, çok okuyan mı çok gezen mi bilir ? Yoksa çok dedikodu yapan mı? Hani dedikodu yaparken etrafta olan biten birçok şeyi öğrenir ya  insan, o anlamda. Sen yinede dedikodu yapma, yapılan yerde de durma emi Bahar.

Çocukken gece heyecandan yatamadığımız arefe günlerini, şimdi ne oldugunu bile unuttugumuz küçük şeylerle mutlu olmayı özlüyorum. Sabah erkenden kalkarak çizgi film izlemek, kalabalık misafir buluşmalarında kenarda köşede yaramazlık yapmak, sonrasında bir koltugun üstünde uyuyakalmak, soytarılık etmeden güldürebilmek gibi mülteci isteklerim oluyor Bahar, sana da oluyor mu ? Öylesine merak ettim işte.

Uzak kaldığı insanları özler de neden yanındayken kıymetini bilemez insan ? Gülmek için yaratılmış gözlerde yaşlar niye, sevmek için yaratılmış kalpler hep bomboş. Niye Bahar Niye ?

Gençlik elden gitmeden hayatın tadını çıkart Bahar, ama kimseyi kırmadan incitmeden yap bunu. İçinde ukde kalmasın hiçbirşey. Sevdiklerin hep yanında olsun, sevmediklerin de senden uzakta. Sözlerime son verirken en kısa sürede görüşmek ümidiyle diyorum.

Emeğine, yüreğine, parmaklarına ve saçlarına sağlık Bahar. Sağol Varol…

To Tumblr, Love Pixel Union